İnsan Olamamanın Dayanılmaz Hafifliği

Bir yerlerde, bir sebepten, öyle ya da böyle, sürekli çocuklar öldürülüyor, farkında mısınız? Bazıları dolmuşta son yolcu olduğu için tecavüze uğruyor ve yakılıyor, bazıları insani bir tepkiyi insanca ortaya koymak isterken kaldırımda tekmeleniyor, bazıları canlı bombaya kurban gidiyor, bazıları da davulla zurnayla gönderildiği nöbetinde vuruluyor. Bazıları herkesin vicdanını yaralarken, bazıları bazı vicdanlara ulaşamıyor. Bazılarının annesi meydanlarda yuhalanırken, bazılarının arkasından “Orada ne işi vardı?” deniyor. İnsan hayatının bu kadar ucuz olması yetmiyormuş gibi; insanı temel alan bir ortak akıl, ortak vicdan yoksunluğu, en hafif tabirle, insanı çileden çıkarıyor. Zaten bu yüzden bu kısır döngü içinde kartopu büyüyerek çığa dönüşüyor, üzerimize yığılıyor. Şiddet şiddeti doğuruyor, çocuklar ölüyor, bazıları yürek yakıyor, bazıları istatistik oluyor, ama nefes almak her türlü zorlaşıyor.

Geçenlerde çok güzel bir yazı okudum, başlığı “Eğer Çocuklarımıza Barışı Öğretmezsek, Bir Başkası Onlara Şiddeti Öğretecektir” idi. “En temel anlamda barışı öğretmek demek, şiddetin gerçekleşmek zorunda olmadığını öğretmek demektir” diyordu.

Çocuklarımıza barışı öğretmeliyiz. Şiddetin gerekli olmadığını; şiddet içeren her türlü kurumu, kültürü, oluşumu tespit ve teşhir ederek, bunun gerekli olmadığını öğretmeliyiz. Şiddetin uygulayanı, maruz kalanı, kullananı, kullanılanı olmakla hiçbir yere varılamayacağını öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza insan olmayı öğretmeliyiz. İnsan olanın aklı, vicdanı ve ahlakı olduğunu öğretmeliyiz. İnsan olanın diğer insanları her şeyden önce “insan” olarak gördüğünü, tanıdığını, saydığını ve kabullendiğini öğretmeliyiz. İnsan hayatının bir değeri olduğunu, ölümün tek kişilik olmadığını öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza akıllı olmayı öğretmeliyiz. Aklın karşısındakini aptal yerine koymak olmadığını, neden-sonuç ilişkisini anlama ve sorumluluğunu üstlenebilme yeteneği olduğunu öğretmeliyiz. Ancak akıllı insanların ortak akıl ve sağduyu oluşturabileceğini öğretmeliyiz. Akıl tutulması yaşayan toplumların sonunun iyi olmadığını öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza vicdanlı olmayı öğretmeliyiz. Karşısındakinin en az kendisi kadar can ve kendisi kadar değerli olduğunu öğretmeliyiz. Bir insan öldüğünde, onun da annesi, babası, kardeşi, sevdiği olduğunu öğretmeliyiz. Ölen bir çocuğun annesinin yuhalanmasının hiçbir vicdana sığmayacağını öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza ahlaklı olmayı öğretmeliyiz. Bir hocamız “Namus vücudumuzdaki bazı deliklerin muhafazasından ibaret değildir” derdi. Ahlaklı ve namuslu insanın, diğer insanların yaşama hakkı ve alanında gözü olmayacağını öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza affetmeyi öğretmeliyiz. Hayatın tozpembe olmadığını; herkesin, başta kendisinin, hata yapabileceğini, affetme gücü ve kabiliyetinin yaşamayı kolaylaştırdığını öğretmeliyiz. Fedakarlık yapar veya geçiştirir nitelikte değil, samimi ve içten bir şekilde affetmenin insanı hafiflettiğini, bazen insanın önce kendisini affetmesi gerektiğini öğretmeliyiz.

Ne bir insanın ölümü, ne de bir insanı ölüme götüren süreç, hiçbir koşulda ve hiçbir şekilde meşru sayılamaz. Belki bunu önce kendimize öğretmeliyiz.

Yorum bırakın