Obsesyon

Annelik, gözlerini dünyaya yeni açmış bir can için yeniden kurulacak bir düzen, yeniden tanımlanacak bir hayat demek. Dolayısıyla idealistlik, mükemmelliyetçilik ve planlamacılık anneliğin doğasında var. İşin püf noktası ise, ideal ve mükemmel bir düzen kurarken, gerekli ve gerçek olandan kopmamak.

Siz anne olacağınıza dair mutlu ilk haberi aldığınızda, bebek odası tasarımınıza başlarsınız, ama yavru pespaye bir süngerde uyumayı tercih eder. Bebek bakımı konusunda bulduğunuz bütün kitapları sipariş edersiniz, ancak çoğunun kapağını açmaya fırsatınız olmaz. Siz huzurlu olsun diye anne karnındayken bebeğinize Mozart dinletirsiniz, gelin görün ki yavru kolik doğar. Sonuçta hayatta, idealdeki hiçbir tasarımın gerçekleşeceğinin garantisi yoktur. Siz en mükemmel tasarımı yapsanız bile yoktur.

Uzun lafın kısası, annelik obsesyonun ve devamında kaygının filizlenmesi için en elverişli ortamdır. İşte size hayatınızı kolaylaştırabilecek üç tane yazı. Yalnız, kişisel araştırma ve tecrübelere dayanan bu kısım bilimsel kaygı taşımıyor. 🙂

1. Obsesif Hayat

Zordur.

Obsesyon insanın hayat kalitesini, hiç fark ettirmeden, ığıl ığıl düşürür. Obsesifin idealleri vardır, mükemelliyetçidir, analitik zekasına güvenir, risk analizinde üzerine yoktur. Bütün bu meziyetleriyle kendisine çok “kontrollü”, “öngörülebilir” ve “güvenli” bir hayat kurar. Bundan da içten içe gizli bir tatmin duygusu hisseder ve gurur duyar. Bunlar için harcadığı çaba, zaman ve emek için fayda/maliyet analizi yapmak, o çok güvendiği analitik zekasına rağmen aklına gelmez. Çünkü o sırada iş listesindeki yeni kalem, onun beyninde sabit frekanslı bir dürtme etkisi yaratıyordur. Windows açıldığında kendiliğinden çalışan programlar gibi, bu dürtme ilave bir tetiğe ihtiyaç duymadan devam eder. Ne zaman ki o kalem içe sinen en ideal şekilde gerçekleştirilir, gururla karışık minik bir tatmin hissinden sonra, sıra yeni kalemin dürtmesine gelir.

Herhangi bir anda obsesifin aklındaki düşünce sayısı, obsesif olmayan insanın birkaç katıdır. Çünkü aynı düşünceyi deşmekten kendini alamaz. Yeni bir yere varmamaktan da rahatsız olmaz. Büyük resmi görmek yerine, aynı noktada eşelendiğine dair bir öğrenme/aydınlanma yaşasa bile, sırf o dürten mekanizmayı sakinleştirmek için, eşelenmeye devam etmesi muhtemeldir.

İşin buraya kadarki kısmı, obsesyonun yorucu, baş ağrıtıcı ve hayat kalitesini düşürücü kısmı. İnsanın kafasını, fazla su çekmiş ve artık suyu sızdırmaya başlamış süngere çeviren kısmı. Bir de sistem çökertici kısmı var. Obsesifin karşısına, risk analizi dahilinde öngörememiş olduğu bir durum çıktığında; en hafifinden canı sıkılır, ki durum sisteminin çökmesine kadar gidebilir. Çünkü obsesifin kararları ve beklentileri kendi içinde mükemmel tutarlılığa sahiptir. Bu mükemmel tutarlılığın içinde bir tuğlanın öngörülemeyen şekilde çekilmesi, tüm duvara mal olabilir.

Obsesyonun bir de eğlenceli kısmı var. Kendiniz gibi obsesif bir eş bulursanız, hele ki iş listenizdeki kalemler aynı bakış açısının çıktısı olacak şekilde eşitlenirse; eş tercihinizden ötürü bir kez daha mutlu olabilir, dürtülmeyi paylaşabilirsiniz.

Obsesyonun tedavisi için yapılan bazı tespit ve öneriler buldum. Onları da bir dahaki yazıda yazacağım.

2. Obsesif’e Hayat

Obsesife hayat yorucudur. Düşünmesi gereken konu, vermesi gereken karar, yapması gereken iş çoktur. En azından ona çokmuş gibi gelir. Bu durum kaygıyı tetikler. Çünkü büyük resmi görebilme, olayları akışına bırakabilme, detaylarda boğulmaktan kurtulabilme gibi hayatı kolaylaştıran yetileri gelişmemiştir. Zaten bu yüzden obsesyon, düşünce bozukluğu olarak nitelendirilmektedir.

Obsesyon bir düşünce bozukluğu olarak tanımlandığında; sıkıntının, oluşan düşüncenin kendisinden çok, düşünceyi üreten mekanizmadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Bu yüzden mekanizmanın çıktısı olan düşünceyle cebelleşmek yerine, ki obsesyon ve kaygı böyle oluşuyor, düşüncenin “bozukluk” ölçüsünde yinelenmesine sebep olan mekanizmaya ayar çekilmesi gerekiyor.

Obsesyona “otomatik düşünce” gerekçe gösteriliyor. Otomatik düşünce, bilinçli bir yargılama olmaksızın oluşan, çoğunlukla aklımıza ilk gelen düşünce olarak tanımlanıyor. Otomatik düşünce üretmek, beynin normal bir işlevi; dolayısıyla obsesyon ve devamındaki kaygıyı azaltmak için baş edilmesi gereken “olumsuz otomatik düşünce”ler. Aklınıza gelen ilk düşüncede aşağıdaki “düşünce hataları”ndan en az bir tanesi varsa, bu düşüncenin otomatik düşünce olduğu kabul ediliyor.

-Olumsuzu seçici algılama: Olumlu kabul edilecek durumların olumlu kısımlarını göz ardı etme, seçici olarak olumsuzu algılama. “Sınavdan neden 100 alamadım da 95 aldım, başarısız oldum.”

-Akıl okuma: Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini tahmin ettiğini düşünme ve buna göre davranma. “Koridordan geçerken görmedim, benim kaba bir insan olduğumu düşünüyor, bunu telafi etmeliyim.”

-Olumsuzu abartma: Olumsuz durumlardan abartılı sonuçlar üretme. “Daha kötüsü olamazdı.” “Hatasını söylersem yıkılır.”

-Olumluyu küçümseme: Olumlu olaylardan tatmin duygusu hissedememe. “Benim yerimde kim olsa bu işte yükselir.”

-Aşırı genelleme: Bir olaydan genel kurallar üretme. Sıkça “kesin, hep, her zaman, hiçbir zaman” ifadelerini kullanma: “Zaten sorunlar her zaman beni bulur.” “Hiçbir zaman takdir edilmiyorum.”

-Bireyselleştirme: Çevredeki olay ve durumlarla ilgili kişisel bağlantı kurma. “Telefonumu açmadığına göre onu kızdırdım.”

-Ya hep ya hiç tarzı düşünme: Olayların siyah-beyaz algılanması. “Bu hatayı yaptığıma göre ben bu işin altından kalkamam.”

-Kontrol yanılsaması: Çevredekilerin durumlarından kendini sorumlu hissetme. “Onun başına gelenlerin sorumlusu benim.”

-Keyfi çıkarsama: Kanıt olmamasına rağmen ya da kanıtlar aksini göstermesine rağmen, neden sonuç ilişkisi zayıf çıkarsamalar yapma. “Düşündüklerimi açıkça söylersem etrafımda arkadaşım kalmaz.”

-Etiketleme: Kişilerle ilgili, bir durumdan yola çıkarak genelleme yapma. “Bahşiş bırakmadı, cimri bir insan.”

-Hislerine aşırı güvenme: Kişinin olaylar ya da insanlar hakkındaki hislerine aşırı güvenerek duygusal kararlar alması. “Benden hoşlanmadığını hissettim, bundan sonra uzak duracağım.”

Bunlar düşünce hataları olarak tanımlanıyor. Beyin sıkça bu unsurların birini/bir kaçını içeren düşünceler oluşturuyorsa, bunun bir (olumsuz) otomatik düşünce olduğunu ve bunu üreten mekanizmaya ayar çekilmesi gerektiğini anlamak gerekiyor. Genel kabul görmüş ayar çekme önerileri ise bir sonraki yazıda.

*Bu yazı, yaşadıklarım ve okuduklarımdan anladığım ölçüde çıkardığım sonuçları içerdiğinden; kaynak gösterme dahil herhangi bir bilimsel kaygı/iddia taşımamaktadır. Obsesyon yapmayın 🙂

3. Obsesif’in Hayatı

Gelelim obsesifin hayatını kolaylaştırmaya ve düşüncenin “bozukluk” ölçüsünde tekrarlanmasına sebep olan mekanizmaya ayar çekmeye yönelik, bilimsel kaygı/iddia taşımayan, naçizane gözlem/önerilere…

Öncelikle, konu otomatik düşünce olduğu için, oluşan düşüncenin bu kapsama girip girmediğini tespit etmek, yani otomatik düşünceleri yakalamak gerekiyor. Aklınıza takılan düşüncede, “Obsesif’e Hayat” başlıklı önceki yazıdaki “düşünce hataları”ndan biri ya da birkaçı varsa, önce o düşünceyi yakalamak ve tekrarlamasına fırsat vermemek gerekiyor.

Yakaladığımız düşüncenin özelliği, otomatik düşünce olması. Tanımdan hareket edersek, “bilinçli bir yargılama olmaksızın oluşan, çoğunlukla aklımıza ilk gelen düşünce” olması. Dolayısıyla, aklımıza ilk gelene hemen inanmamamız, ona hemen %100 olasılık atamamamız ve onu bilinçli bir yargılama süzgecinden geçirmemiz gerekiyor. Neticede en olası düşünce olarak, yine ilk baştaki otomatik dediğimiz düşünceyi seçebiliriz, burada sıkıntı yok. Zaten bu yüzden ayar çekmeye çalıştığımız konu; düşüncenin kendisinden çok, o düşünceyi üreten ve tekrarlatan mekanizma.

Adım adım gidersek, otomatik düşünceyi yakalamak ilk adımsa, ikinci adım onu bilinçli bir yargılama süzgecinden geçirmek. Somutlaştırmak gerekirse:

  1. Otomatik düşünceyi yakalamak.
  2. O düşünceyi oluşturan verinin sayısını artırmak, yani soru sormak.
  3. O düşünceyi çeşitlendirmek, yanına başka düşünceler de üretebilmek.
  4. Daha fazla veriye dayanarak, daha fazla sayıda üretilen düşünceler içinde en olası olanı seçmek. Diğerlerinin de daha düşük ihtimalle de olsa, “olası” olduğunu unutmamak.
  5. Seçilen düşünceye “rasyonel” bir olasılık atamak, hata payı bırakabilmek.

Bu sistem, obsesifin kendi içinde mükemmel tutarlılığa sahip, ama öngöremediği herhangi bir durumla karşılaştığında dağılmaya müsait, çok “düşünülmüş” ve “ideal” dünyasını; daha “gerçek”, daha “rahat”, hataya ve belirsizliğe daha “tahammüllü”, “soğurgan” bir yapıya dönüştürebiliyor ve insanı eşelendiği delikten, büyük resmi görebilmeye doğru taşıyabiliyor. Çünkü insanın düşünce sistemi “gerçek” ve “soğurgan” olduğu ölçüde, sistemin kırılganlığı azalıyor ve öngörülemeyen durum ve hatalarla karşılaşıldığında sistem “sürekliliğini” koruyabiliyor.

İşin elbette bir de fiziki kısmı var. Çünkü, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Düşünsel olarak rahatlayabilmek, olayları akışına bırakabilmek, kaygıyı azaltmak, hataya ve belirsizliğe tahammül edebilmek için öncelikle rahatlayabilen bir fiziğe ihtiyaç var. “Rahatlayabilmek bir kas gibidir, kası çalıştırmazsan zayıflar” demişti hoca.

Rahatlayabilmek için meditasyon öneriliyor. Meditasyon deyince gözünüzün önüne size uzak, itici ya da komik görünen görüntüler gelmesin. Meditasyon sayesinde insan derin derin aldığı nefesine konsantre olabiliyor ve kaslarını gevşetebiliyor. Çünkü kişi bazen, her insanda doğumdan itibaren gelişen en temel refleks/içgüdü olan nefes almayı unutabiliyor. Bir düşünceye konsantre olduğunda nefesini tutabiliyor ya da minimum seviyeye indirebiliyor. Oksijen en çok beynimize lazım olduğu için, derin ve sürekli nefes alabilmek aslında zannettiğimizden çok daha önemli ve belirleyici.

Meditasyonun gücü, rüyanın gücünü bilinçli kullanmada yatıyor. Kabustan uyandığımızda kendimizi nasıl kötü hissediyorsak, rahatlatıcı rüyayı bilinçli şekilde gördüğümüzde, kendimizi iyi hissetmemiz gayet mümkün.

Diyebilirsiniz ki meditasyon nerede, nasıl yapılır. Çok basit, akıllı telefonunuza uygulama yüklenir (Mindfulness gibi), evinizin sakin ve sessiz bir köşesine geçilir ve yalnızca 10-15 dakikada insan kendisini gerçekten rahatlatabilir.

Meditasyon işin günlük egzersiz kısmı. Bir de işin, günlük hayat içindeki fiziksel rahatlık kısmı var. Masa başında düzgün oturabilmek, otururken omuzları serbest bırakabilmek, bükülmemek vs. gibi. Obsesyondan bağımsız olarak, bunlar insanın günlük hayat kalitesini artıran unsurlar.

Son olarak, anladık ki obsesyon-otomatik düşünce veya herhangi bir sebepten ötürü kaygı hissediyoruz. Tavsiye edilen; derin nefes almak ve duyulara konsantre olmak. Örneğin oturduğumuz/bastığımız yeri hissetmek, etraftaki sesleri duymak, etraftaki nesnelerin detaylarını görmek, yemeğin tadına konsantre olmak gibi. Duyulara konsantre olmak, düşünce bazında kopmuş gitmiş insanı “bu an”a döndürüyor, sakinleştiriyor.

Yorum bırakın