Paris Gezi Notları

Paris: İzlenimler

Aşkın şehri derler Paris’e. Romantik komedilerin romantik kısımları Paris’te geçer. Fransız erkeklerinden romantiği, Fransız kadınlarından zarifi yoktur. Fransızca küfür etsen, kulağa en ince iltifat gibi gelir. Dilinden mimarisine Paris’in her unsuru insanların aşk içinde yaşamaları için gerekli tüm iklimi sağlıyorken, niye acaba sokaktaki aşk pıtırcıkları hep boynunda fotoğraf makinesi olan turistler oluyor?

Paris’i bahar aylarında gezmekte fayda var; çünkü kapalı hava, boz rengi mimariyle birleştiğinde iç karartıcı olabiliyor ve romantizm yerini bunalıma bırakabiliyor. Bir de dev bahçeleri, parkları, meydanlarıyla şehir hayatını dışarıda yaşama kültürü bu kadar gelişmiş bir kentin yeşilini ıskalamamakta fayda var.

Paris’te hayat dışarıda. İnsanlar küçük evlerde (ama epey yüksek kiralarla) yaşıyor. Sosyal hayatı dışarıda yaşadıkları için büyük evlere ihtiyaç duymuyorlar gibi görünüyor. Sokaklarda bir masa ve yan yana dizilmiş iki kişilik sandalye gruplarından oluşan kafelerde şarabını içerken gazetesini okuyan insanlar tipik görüntü (yine de “öğle arası şarap keyfi :)” diye Instagram’da kadeh fotoğrafı paylaştıklarını zannetmiyorum). Dev parklar bahçeler koşan, yürüyen, dinlenen insanlarla dolu. Aslında bu açıdan Paris en çok çocuklar ve yaşlılar için huzurlu bir şehir olabilir.

Fransızlar gerçekten kibar insanlar. Bindiğiniz otobüsün şoförüne “Bonjour!” demeden geçmek örneğin, büyük bir kabalık. İlk başta bu nezakete insan çok imreniyor. Ama daha sonra bunun içsel bir nezaketten öte, Fransızlara atfedilen “kendini beğenmişliğin” bir parçası olabileceğini düşünüyorsunuz. Çünkü sizinle güzelce muhabbet eden adam, “Nerelisiniz?” sorusuna verdiğiniz “Türküm” cevabından sonra kafayı çevirmeyi ya da takım elbiseli ve ayık haliyle gündüz vakti en işlek kaldırımdaki ağacın dibine (bir kere de Louvre’un duvarına yapan denk geldi) çişini yapmayı kabalık olarak görmüyor. Bilmiyorum, belki de kültür farkıdır.

Hizmet sektörünün durumu da benzer. Gittiğiniz bir restoranda garson sizi beğenmezse hizmet etmeyebiliyor. “Bunun piştiği yerde domuz pişiyor mu?” sorusunu soracak bir heyetle gidiyorsanız işiniz biraz zor olabilir. Hizmet sektörü genel olarak yavaş ve Türkiye’deki gibi “müşteri her zaman haklı” değil. Buna karşılık bahşiş beklentisi de düşük. Zaten ABD’de en az Avrupalı turistler sevilir derler; çünkü ABD’de asgari bahşiş beklentisi %15 iken, Avrupalı turist Türkiye’de olsa “ayıp olur bari hiç bırakmayalım” denilecek miktarda bahşiş bırakıyor.

Fransız kadınları gerçekten zarif. Ortalama bir Türk kadınının, orada kendini aşırı makyajlı ve kilolu hissetmesi çok muhtemel. Kadınlar neredeyse hiç makyaj yapmıyor, ama son derece bakımlı ve formdalar. Gerçekten asil ve sade bir güzellikleri var. Şehir içi trafiğin de etkisiyle, insanlar gündelik hayatlarını olabildiğince yürüyerek veya bisiklete binerek sürdürüyor. Parklar, bahçeler, kaldırımlar koşan insanlarla dolu. Yeme alışkanlıklarının da bizimki kadar çok ve çeşitli olmadığı belli. Dolayısıyla insanlar ortalamada sağlıklı ve formda.

Araba hayatın Türkiye’deki kadar önemli bir parçası değil. Metro zaten her yerde (ama kokuyor). Park yeri bulmak ciddi bir sorun, insanlar ev kirasının yanında park yeri kirası da ödüyor. Ve işin enteresan kısmı, park eden arabanın el freni çekilmiyor. Çünkü daha sonra park eden araba, diğerlerini ittirerek kendine yer açıyor. Zaten arabalar küçük ve arabalardaki çarpma izleri belirgin.

Sokakta yürürken, nüfusun ortalamada yaşlı olduğunu hissedebiliyorsunuz. Karşılaştığınız çocuk/bebek sayısının çok üzerinde yaşlı insan var. Çoğunlukla yalnız, apartman koşullarında bakılabilecek miniklikte köpeğiyle metroda ayakta giden çok fazla yaşlı insan var. Yaşlıların kendi hayatlarını kendi başlarına sürdürebilme yetenekleri çok gelişmiş. Buna imrenmemek elde değil tabi, ama işin bir de diğer tarafı var. Yalnızlık sokaklardan hissedilebiliyor. Aklıma Michael Haneke’nin içimi kıyım kıyım ezen “Amour” filmi geldi.

Aşkın şehri diye başladığım yazım ne kadar depresif bir hal aldı, değil mi? Gidin gidin, güzel şehir 🙂

Paris: Gezme, Tozma

Bu yazı Paris’i gezmek ve yaşamakla ilgili. Yaşamak kısmı iddialı oldu, gezmekle ilgili.

Paris’e birkaç günlüğüne gittiğinizde, iyi bir planlamayla kabaca 3 grup aktivite yapabilirsiniz: sokakları, meydanları, bahçeleriyle şehri yürüyerek keşfetme (bence en güzeli), tarihi mekanları inceleme ve belirsiz sayıdaki müzeleri gezme. Ve elbette bu aktiviteleri randımanlı yemek ve içkilerle taçlandırma.

Yürüyüş Rotaları

Wikipedia’ya göre; Paris çeşitli mimari akımlardan etkilenmişse de, 17. yüzyıl sonlarından itibaren binaların yükseklik ve görünümleriyle ilgili standartlar katı bir şekilde uygulanmış. Şehir son derece planlı gelişmiş. İkinci Dünya Savaşı’nı da hasarsız atlatmış, çünkü şehir Almanlara savaşmadan teslim edilmiş ve rivayetlere göre Hitler’in şehrin yerle bir edilmesi talimatına rağmen, Alman komutan Paris’e kıyamamış ve “Paris’in Koruyucusu” unvanını kapmış.

stacks_image_532

Hakikaten, Paris’in iç kesimlerinde görüntüyü bozan yapı yok denecek kadar az. Hava alanından ilk çıktığınızda, “Burası o fotoğraflara hiç benzemiyor” diye düşünüyorsunuz doğrusu; ama merkeze yaklaştığınızda, sanki tarihi bir filmin devasa setinde geziyor gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden, bence şehrin herhangi bir yerinden her hangi bir yerine yürürseniz, mutlu olursunuz.

Bence Paris’in ara sokaklarını gezerseniz de mutlu olursunuz. Çünkü tarihi doku içine yedirilmiş mahalle hayatını görürsünüz. Merkezde hiç AVM olmadığı gibi, süper market sayısı da nispeten az. İnsanlar ekmeğini fırından, sebzesini manavdan alıyor. Tekerlekli alışveriş çantalı zarif teyzeler bol.

Yürüyüş konusuna geri dönersek, Paris 20 bölgeye ayrılmış. 1’inci bölge merkez olacak şekilde, bölgelerin haritası salyangoz kabuğuna benziyor. Örneğin Eiffel 7’nci, Louvre 1’inci, Notre Dame Kilisesi 4’üncü bölgede; ama sayılar sizi yanıltmasın, Eiffel’den Notre Dame Kilisesi’ne Seine Nehri kenarından yürümek çok kolay ve keyifli. Hem de yolda, Seine Nehri’nin üzerinde, küçük sahaflar var. (Esas “brokant” denen gezici bit pazarları var, ilginiz varsa mutlaka bulun ve uğrayın. Fiyatlar her zaman uygun değil ama pazarlığa tabi. Ben 90×120 cm boyutlarındaki bu güzel yağlı boya tabloyu 300 EUR’a aldım, euro 2,20 iken, çok da mutlu oldum).

stacks_image_534

Paris’in 12 büyük caddesi, Zafer Takı’nda (Arch de Triomphe) kesişiyor. Burada gerçekleşen trafik kazalarına ilişkin masrafları sigorta şirketleri kural olarak karşılamıyormuş.

stacks_image_538.jpg

Champs Elisees bu büyük caddelerden biri. İyice geniş kaldırımlarıyla ünlü. Paris denince akla hemen gelen anahtar kelimelerden biri, ama aslında bana sorarsanız kaldırım genişliği dışında diğer caddelerden farklı olarak bu ünü hakedecek bir özelliği görünmüyor.

stacks_image_542.jpg

Alternatif bir yürüyüş rotası olarak Montmartre var. Dar, arnavut kaldırımlı yokuşlar biraz yorucu; ama Cihangir’i severseniz, Montmartre’ı da seversiniz. Tepeye belli bir noktadan sonra fünikülerle çıkılabiliyor, ama sokakları kaçırmak istemezseniz yürümesi de eğlenceli.

Yukarı çıktığınızda Ressamlar Meydanı var. Oradaki bir kafeye oturup etrafı izlemek çok keyifli; ama ortalama 2,5 dakikada 1 sıklıkta, ressamın biri sizi portrenizi yapmaya ikna etmeye çalışıyor, siz istemeseniz de pazarlığa girişiyor; siz de koca ressamı kibarca kovalamaya çalışırken biraz mahcup oluyorsunuz.

Ressamlar Meydanı’ndan biraz daha yukarı çıktığınızda en tepede Sacre Coeur Kilisesi var. Kilisenin kendi güzelliği bir tarafa, tepeden Paris manzarasını seyretmek ayrı bir güzel.

stacks_image_548.jpg

Buradan metroya yürümek istediğinizde, Pigalle Caddesi’ne doğru yokuş aşağı inersiniz. Büyük ihtimalle adını unuttuğum sokaktan aşağı iniyor olursunuz ki, sağda Amelie’nin kafesini görürsünüz (Cafe des 2 Moulins). Collingnon’un manavı da yakınlardadır. Amelie benim çok etkilendiğim ve sevdiğim bir film olduğu için, Montmartre’ı gezmek çok hoşuma gitti. “Cafe des 2 Moulins” pek filmdeki gibi değildi, ama yine de görmek güzel. Pigalle’e inince de, sağda kocaman değirmeniyle Moulin Rouge var.

Bir de elbette devasa parklar var. Tuileries Garden ile Luxembourg Garden tam bir huzur kaynağı.

stacks_image_546

Hava elverişliyse, Eiffel Kulesi’nin etrafındaki çimenlere yayılmak da keyifli.

stacks_image_554

Trocadero Meydanı’ndan Eiffel’e geçerken yürüdüğünüz alanda hep bir hareketlilik oluyor. Herkesin eğlencesi kendine 🙂

stacks_image_562.jpg

stacks_image_558

stacks_image_560

Tarihi Mekanlar

İlk akla gelen Paris imgesi Eiffel Kulesi. Behlül’ün odasındaki posterden sonra çoğumuzun evine bir resim olarak girdi. Gündüz vakti ortalama bir yapı gibi görünen Eiffel, en çok geceleri güzel. Üstelik hava karardıktan sonra her saat başında birkaç dakikalığına yanıp sönen ışıklarla ışıl ışıl parlıyor. İşte o zaman insan gözünü alamıyor.

stacks_image_566

Eiffel Kulesi’nin tepesine çıkmak mümkün, ancak 1-2 saat sıra beklemek gerekiyor, vakit azsa değmeyebilir. İşte Eiffel’in tepesinden Paris:

stacks_image_572

Notre Dame Kilisesi Gotik mimarisiyle çok heybetli ve etkileyici. Fotoğrafını anneanneme versem, örneğini çıkarır, hemen orta sehpalık dantel örer. Dışı kadar içi de büyüleyici. Gerçi, bir tarafta dini imgeler, heykeller, tasvirler ve ibadetini yaşayan insanlar var; bir tarafta da (bizim gibi) habire fotoğraf çeken turistler ve o turistlere para harcatmaya yönelik hatıra parası otomatı, satılık mumlar ve 2-12 EUR’luk fiyat etiketleri var. “Uhrevi”yle “epey dünyevi” içiçe. Yine de, dini inancınız olsun ya da olmasın, etkilenmemek ve huzur duymamak elde değil.

stacks_image_576

Daha önce bahsettiğim Sacre Couer Kilisesi de Montmartre’nin tepesinde, yine heybetli, yine görkemli. Bu fotoğraf bir taraftan da, önceki yazıda bahsettiğim bunalım ve kasvetin fotoğrafı.

stacks_image_580

Görülmesi gereken bir diğer yapı ise Pantheon. Her ne kadar kilise olarak inşa edilmiş olsa da, Fransız Devrimi’nden sonra anıt mezar haline getirilmiş. Voltaire, Jean Jacques Rousseau, Victor Hugo, Marie-Pierre Curie gibi bir çok ünlü Fransızın anıt mezarı buarada. Ancak bence buranın esas ilgi çekici kısmı, Foucault Sarkacı. Foucault 1851’de dünyanın dönüşünü ispat ettiği sarkaç deneyini burada yapmış. Tavandan aşağı 67 metrelik sarkaç sallanıyor. Dünyanın dönüşünün yarattığı sapma ile, sarkacın salınımının izdüşümü yerdeki daire içinde dakika dakika ilerliyor. Sürtünmenin sarkaca etkisini engin fizik bilgimle çözemedim.

Opera binası da yine görülmesi gereken bir diğer yapı.

stacks_image_584

Buarada Seine Nehri’nden hiç bahsetmedim. Nehirde tekne turu yapılması kesin tavsiyedir. Yalnız, turistik ve yemekli turlar var, bunların fiyatı da turistik düzeylerde. Bunun yerine ulaşım amaçlı tekneleri tercih etmekte fayda var. Yaklaşık 1 saatte tam tur atmış oluyorsunuz. Eiffel, Louvre, Notre Dame, Hotel de Ville ve birkaç yerde daha durakları var. Bu ünlü yapıları nehirden seyretmek ayrı bir güzel. Hava kararıyorken yaptığınız turun tadı ise iyice başka.

stacks_image_588

Seine Nehri üzerinde ünlü köprüler var. Köprü Üstü Aşıkları’nı izlediyseniz, Pont Neuf’ü görmek sizi çok heyecanlandıracak.

stacks_image_592

Bir diğer ünlü köprü de Aşıklar Köprüsü. Aşıklar buraya üzerine isimlerini yazdıkları kilitleri asıyorlar. Bizim neyimiz eksik diye düşünüyorsanız, yanınıza kilit almayı unutmayın. Yanımda kilit elbette bulunmadığı için, ben tokamı asmıştım, Türk usulü çözüm.

stacks_image_596

Şehrin dışına gidecek vaktiniz varsa, Versailles Sarayı’nı mutlaka görün. Denen odur ki; asillerin herhangi bir ihtiyacını herhangi bir yerde giderebilme hakkı/alışkanlığı sebebiyle, sarayın yapım aşamasında (1661’de başlamış, zamanla genişlemiş) banyo ve tuvalet yapılmamış (Kibar Feyzo’daki “Ağanın p.ku üzerine p.k olur mu” felsefesinin ilk hali). Böylelikle saray “eşsiz” kokusuyla ün salmış. Sınırlı sayıda ve sınırlı erişimle olmak kaydıyla ilk tuvaletlerin yapımı Fransız İhtilali’ni bulmuş. Bildiğim kadarıyla yine bu sarayda yaşayan 14. Louis zaten hayatı boyunca hiç banyo yapmamış (bu bilginin tevatür olduğu da söylenir). Sonuçta aradan yüzyıllar geçtiği için artık koku çıkmış, gönül rahatlığıyla gezebilirsiniz.

Versailles Sarayı’nın şaşa ve gösterişini gözünüzde canlandırabilmek için; Fransız devriminde vatan hainliğiyle suçlanıp giyotinle idam edilen 16. Louis ve “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün mal edildiği karısı Marie Antoinette’in burada yaşadığını düşünmek yeterli.

stacks_image_602

Müzeler

Herhangi bir konuda merakınız varsa, o konunun müzesini %100 bulabileceğiniz şehir Paris’tir.

En ünlü müzesi olan Louvre’un 7 günde gezilebileceği söyleniyor. Eğer çok gelişmiş bir sanat anlayışınız yoksa, birkaç saatten sonra eserler artık sıradanlaşıyor ve incelemeniz müze içinde yürüyüşe dönüyor. Tek kalabalık yığının Mona Lisa önünde oluştuğunu düşünürsek, gelen tüm ziyaretçilerin popülerin ötesinde gelişmiş bir sanat anlayışına sahip olmadığını varsayabiliriz.

stacks_image_608

stacks_image_606

stacks_image_600

 

Müzelerde çok dikkat çekici olan bir durum var. Çocuklar 3-4 yaşından itibaren, hayatlarının bir parçası olarak müzelere götürülüyor. Şahit olduğum bir tablo, etraftaki tablolardan daha güzeldi. 3-4 yaşındaki çocuklardan oluşan bir grup, bir resmin önünde elindeki minderlere oturdu. Öğretmeni “Bu hangi renk?” diye sordu, çocuklar “Maviiii” dedi. “Mavi neyin rengi?” diye sordu öğretmen, çocuklar “Gökyüzüüüü” dedi. Sonra önlüğünden çıkardığı balonu şişirip, tablodaki gökyüzüne uçurdu öğretmen, tatlı bir şarkı söyleyerek. Çocuklar hiç dikkatleri dağılmadan takip ettiler. Belli ki sanat hayatlarının içinde; sonradan öğrenmeleri ve alışmaları gereken bir kavram değil. Böyle yetişen çocukların, bir heykelin ucube olup olmadığını tartışacağını zannetmiyorum.

Müzelerden devam edersek, Dorsay güzel ve daha kolay gezilebilir bir müze.

Eğer fosillere merakınız varsa, Doğa Tarihi Müzesi’ne hayran kalırsınız, oraya da yarım gün ayırmanız gerekebilir.

stacks_image_612

stacks_image_618

Modern sanata ilginiz varsa, Pompidou’yu görmelisiniz. Bu bina Paris’in mimari dokusuna aykırı olduğu için çok eleştirilmiş. En üst kattan başlamanızı tavsiye ederim, Monet’nin Nilüferler’i en üst katta. Aşağı katlarda daha modernleri var, ama anlayış istiyor. Mesela elektrikli süpürgenin borusu ve içinden çıkan toz topakları var. Ya da bir sandalyenin üzeride sallanan kürek var. Kesin birşey anlatıyordur ama ben anlayamadım, benim cehaletim.

stacks_image_616

Biz gittiğimizde Dali’nin Pompidou’daki sergisine de yetişebilmiştik.

stacks_image_626

stacks_image_622

Yeme İçme

Elbette ilk sırada şarap var. Tavsiye edebileceğim belli bir marka/tür yok. Bana kalırsa hepsi güzel, bulduğunuzu için. Marketten ucuz fiyatlara çok güzel şaraplar alabilirsiniz.

Şarabı peynir tamamlıyor. Keçi peynirlerinin çok kokanlarına alışamadım. Marketlerde satılan Boursin markalı bir peynir var sarımsaklı, en çok o hoşuma gitti. Ama tabi çeşit çok fazla, damak tadını geliştirecek şekilde olabildiğince tatmak lazım.

Makul fiyata tipik Fransız restoranında güzel yemek yemek isterseniz, “Cafe Constant”ı tavsiye ederim. Küçük bir yer, saat 19.00’da yemek servisi başlıyor ve rezervasyon kabul etmiyorlar. Sıra beklememek için saat 18.00 gibi gidip, bir şişe şarapla başlamakta fayda var. Biz kaz ciğeri (fuagra), somon tartar ve ördek yedik, hepsinden ayrı ayrı mutlu olduk, tavsiye ederiz.

Bir de Paris’in en ünlü “ratatouille” yemeğini yaptığı iddia edilen “Chez Janou” var. Bir saate yakın sürede buharda pişen türlü yemeği. Biz öğleden sonra gittiğimiz için mutfak kapalıydı ve akşamı bekleyemedik. Sonra da en nihayetinde sebze yemeği olduğu için bir daha gitmeye üşendik.

Son olarak gece hayatı kısmı. Bastille gençlerin takıldığı barlar sokağı bölümü. Kesinlikle tavsiye ederim. Bastille aslında hapishanesiyle tarihe geçmiş. Fransız İhtilali esnasında çıkan isyanda yıkılmış ve devrimi sembolize etmiş. Eskiden hapishanenin olduğu yerde şimdi bir anıt var.

Unutmadan, ayıptır söylemesi, Paris Moda Haftası’na gitmişliğim var. Bunlar da Hakan Yıldırım ve Arzu Kaprol defilelerinden.

stacks_image_628

stacks_image_632.jpg

Yazım çok uzun oldu, artık bitirmem lazım. Dünya gözüyle bir revü şovu da izleyelim derseniz, biletleri biraz pahalı da olsa, Moulin Rouge, Crazy Horse ve Lido tavsiye edilir. Biz Lido’ya gitmiştik, güzeldi.

Yorum bırakın