Amsterdam Hollanda’nın başkenti ve 2,4 milyon toplam nüfusuyla (bunun 813 bini merkezde) en kalabalık şehri (Hollanda’nın toplamı zaten 17 milyon, İstanbul’dan hallice). Amsterdam nüfusunun yaklaşık yarısı yabancı kökenli. Surinam, Hollanda Antilleri, Fas ve Türkiye en büyük azınlık gruplarını oluşturuyor (özellikle taksilerde Türkçe konuşurken dikkat edin). Amsterdam’da her ne kadar sosyal hoşgörü ve çeşitliliğe önem verilse de (“live and let live” prensibi), güvenlik ve etnik ayrımcılık sorunları yaşanıyor (karikatür krizini hatırlarsınız).
Şehrin tarihine Wikipedia’dan kabaca bakarsak; Amsterdam 17.yy’da Hollanda’nın hegemonya zamanlarının en önemli limanı ve en zengin şehriymiş. Dünyanın ilk çok uluslu şirketleri kabul edilen Dutch East Indian Company ve Dutch West Indian Company’de en fazla hisseye Amsterdamlı tüccarlar sahipmiş. Bu şirketlerin sahip olduğu denizaşırı varlıklar, daha sonra Hollanda kolonilerine dönüşmüş. 1602’de Dutch East Indian Company Amsterdam ofisi kendi hisselerini satarak ilk borsayı oluşturmuş (Amsterdam Stock Exchange). Hollanda ve Amsterdam’ın zenginliği ve gücü, 18. yüzyıl ile 19. yüzyılın başındaki İngiltere – Fransa (Napolyon) savaşlarıyla düşüşe geçmiş. Sanayi devrimi ve yeni yapılaşmanın sayesinde, 19. yüzyılın sonu “Amsterdam’ın 2. Altın Çağı” olarak anılmış. Birinci Dünya Savaşı’nda Hollanda tarafsız kalsa da, yiyecek ve yakıt kıtlığı yaşanmış (bu kıtlığın bisiklet kullanımının yaygınlığına etkisi kesin olmuştur). İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman istilasından sonra, şehir yeniden yapılmış.
“Amsterdam” kelimesi, “Dam of the river Amstel” (Amstel nehrinin barajı) ifadesinden geliyormuş. “Amstel” de eski Felemenkçe’de “su dolu yer” manasına geliyormuş.

Su ve suyun kontrolü Amsterdam için önemli, çünkü şehir deniz seviyesinden 2 metre aşağıda. Küresel ısınma sürecinde, bazı bölgelerin suyun altında kalması tehlikesi var. Suyun yaratabileceği riske, şehir planlamacılığı açısından ta 17. yüzyılın başında eğilmişler ve bir plan dahilinde 4 ana kanal oluşturulmuş: Herengracht, Keziersgracht, Prinsengracht, Singelgracht (sonuncusu dış çemberdeki tüm kanalların birleşimi olduğu için haritalarda ayrıca isimlendirilmeyebilirmiş). Batıdan doğuya doğru planın yapımı 1602’de başlamış. Sonuçta zaman içinde suyun kontrolü için 100 km’den fazla kanal yapılmış. Yaklaşık 90 ada, 1200 köprü ile birbirine bağlanmış. Zaten Amsterdam’da mimari o kadar düzenli ve homojen ki; her tarafta birbirine benzeyen kanal ve köprüler var, yürürken insan habire “Aynı yere mi çıktık?” diye düşünüyor.

İzlenimler
Şehir film seti gibi; bitişik binalar dar ve yüksek, büyük ihtimalle kısıtlı güneş ışığından faydalanabilmek için kocaman pencereleri var ve perdeyi ya hiç kullanmıyorlar ya da kapatmıyorlar. Hava kararıp pencerelerden sarı ışıklar parladığında, güzel bir animasyon karesi gibi görünüyor. Merkezde görüntüyü bozan, uyumsuz bir yapı yok, bu yüzden yürüyüş yapmak çok keyifli.

Su aşağıda, yukarıda, her yerde; her yer kanal ve sürekli yağmur yağıyor. Hava buz gibi. 17 derece diye montla gittik, donduk. Siz mutlaka tahmininizden kalın kıyafetler götürün, nem soğuğu insanın ciğerine işliyor.
Hollanda çevre bilincinin önemsendiği bir ülke. Kısıtlı güneş ışığı ve suyun kontrol edilmesi gerekliliği, gelişmişlikle birleştiğinde; Facebook’ta gördüğümüz “Vay Hollandalılar bunu da yapmış” dediğimiz tasarımları ortaya çıkarıyor.
İnsanlar hakikaten uzun. Ortalamada dünyanın en uzun boylu milleti Hollandalılarmış. NTV’nin yayınladığı habere göre, Hollandalılar birkaç yüzyıl önce, dünyanın en kısa milletlerinden biriyken, son 150 yıl içinde boy ortalaması 20 cm uzamış (Amerikalılar aynı dönemde ortalama 6 cm uzamış). Kadınlar ortalama 1,71 cm, erkekler de 1,84 cm imiş. Ortalama da olsa, bana bu değerler az geldi; çünkü benim de boyum 1,70 cm, ama parktaki banka oturduğumda ayaklarım yere değmiyordu! Ben de rahat rahat ayaklarımı salladım. Bisiklet kiraladık, seleye oturunca ayaklarım yine yere değmiyor, resmen çocukluk günlerine döndüm. Metroda da ayakta dururken tutunduğunuz demir, ancak tutunacağım şekilde epeyce yukarıdaydı. Sulak memleket insanı oldukları belli, hakikaten uzunlar ve günlük hayat size kısa olduğunuzu sıkça hatırlatıyor. Biz de bozkır hayatımızla barışığız, ne yapalım.
Bir de elbette son derece sportifler. Hollandalı kadınlara ortalamada zarif diyemem, ama ince de olsa iri ve oldukça kuvvetli görünüyorlar. Belli ki çocukluktan itibaren hayatları bisiklet üzerinde geçiyor. Çocukluların bisikletlerinin önünde ve/veya arkasında kemerli çocuk koltukları var, yavrular sanki annelerinin karnından bisikletle doğmuşçasına güzelce duruyorlar. Biraz büyüyünce de kendi bisikletlerine geçiyorlar. Bir eliyle gidonu tutarken bir eliyle yavruya şemsiye tutan, hatta mesaj yazanı bile bolca var. Yağmur çamur demeden vızır vızır her yerden çıkabiliyorlar. Sizin onları görüp durmanız lazım, çünkü durmuyorlar (geçiş üstünlüğü “bisiklet – yaya- araba” şeklinde). Binaların önündeki bisiklet parkları inanılmaz bir manzara, birbirinin aynısı yüzlerce bisikletten oluşan yığınının içinden kendilerininkini demek ki bulabiliyorlar.

Amsterdam deyince akla ilk gelenlerden biri elbette marihuana. Coffee shop fikri, 1970’lerde, hafif uyuşturucuları ağır uyuşturuculardan ayırmak ve ağır uyuşturuculara talebi azaltmak amacıyla ortaya atılmış. Benzer coffee shop uygulamasına Vancouver ve Toronto gibi Kanada’nın bazı şehirlerinde de izin veriliyormuş. Amerika’da “National Organization for the Reform of Marijuana Laws” diye kar amacı gütmeyen, marihuanayı yasallaştırmaya çalışan bir kuruluş bile varmış (KPSS ile giriliyormuş! 🙂 ).
Malum, yalnızca Amsterdam’da değil, prensipte tüm Hollanda’da, marihuana satışı ve içilmesi “coffeeshop”larda serbest (ancak buralarda alkol satışı yasak). Bu serbestlik kanunda; reklam yapmamak, ağır uyuşturucu satmamak, 18 yaş altına satış yapmamak, 5 gramdan fazla miktarda satmamak ve kamu düzenini bozmamak kaydıyla “yasadışı ama cezaya tabi değil” şeklinde tanımlanmış. Her belediyenin kendi coffee shop politikası varmış. Bu kapsamda, Hollanda’nın toplam 443 belediyesinin 105’inde en az bir coffee shop varmış. Protestanların güçlü olduğu belediyelerle, uyuşturucu ticaretinden çekinen Belçika ve Almanya sınırındaki belediyeler coffee shop uygulamasına izin vermiyormuş. Hollanda’da 2012’de yapılan bazı kısıtlamalar dahilinde, turistlere marihuana satışı yasaklanmış, ancak bu kural Amsterdam’da uygulanmıyor.
Bir de marihuana satmayan normal “kahveci”ler var elbette, onlar “coffee house” (koffiehuis) diye geçiyor.
Butik Avrupa kültürü burada da var. Mekanlar küçük, evler minimalist, çirkin AVM’ler ya da gözü tırmalayan büyük yapılar yok, ekmek fırından alınıyor. Gerçi Hollanda’nın başka şehirlerini de görenler, Amsterdam’ın turistik bir balon olduğunu, Hollanda’daki herhangi bir yerin çok daha güzel olduğunu ve gerçek Hollanda’nın Amsterdam olmadığını söylerler; Leiden’i görünce hak vermedim diyemem.
Sonuçta; küçük, insana kendini minicikmiş de sokaklarında erimiş gibi hissettirmeyen, kalabalık, estetik, farklı ve güzel bir şehir Amsterdam. İnsan düşünmeden edemiyor. Kurallar içinde yaşatılan özgürlük, hele ki kuralsızlığın mevcut iki gıdım özgürlüğü iyice daralttığı bir ortamı kanıksamışsanız, insana iyi geliyor.

Konaklama ve Şehir İçi Ulaşım
Amsterdam’da yürüyüş yapmak çok keyifli. Şehir küçük olduğu için, bir baştan bir başa birkaç saatte yürüyebilirsiniz.
Elbette, “3 günlüğüne gelmişim, birkaç saat niye yürüyeyim?” derseniz, ki haklısınız, metro ve tramvayla herhangi bir yerden herhangi bir yere çok kolay gidebilirsiniz.
Telefonunuza “citymaps2go” uygulamasını ve bu uygulama aracılığıyla Amsterdam haritasını yüklediğinizde, internet kullanmadan, GPS aracılığıyla haritayı kullanabilir, rota çizebilir ve önceden işaretlediğiniz yerleri kolayca bulabilirsiniz. İnternete gerek kalmadan kullanılabilmesi büyük nimet.
Ayrıca “9292” uygulamasını telefonunuza yüklediğinizde ya da “http://9292.nl/en” adresinden hesap açtığınızda; bulunduğunuz yerden Hollanda’daki herhangi bir adrese en kısa nasıl ve en yakında kalkacak hangi toplu taşıma aracıyla ulaşabileceğinizi alternatifleriyle birlikte öğrenebilirsiniz.
Bir de bisiklet kiralayabilirsiniz. Ama Amsterdam’da bisiklet kullanmak pek kolay değil. Bir kere “bisiklet-yaya-araba” şeklindeki geçiş üstünlüğünü, hem yaya olarak, hem de bisiklet kullandığınızda, iliklerinize kadar içselleştirmeniz lazım. Çünkü bisikletler hakikaten insan görünce durmuyor, yaya olarak yürümek de bu yüzden zor ve şehrin her türlü trafiği kalabalık. Siz refleks olarak “Amanın yaya var, yavaşlayım” dediğinizde ya da karşıdan gelen arabanın üzerinize sürmeyeceğinden emin olmak için tereddüt ettiğinizde, bir kaos yaratmanız ve arkadaki bisikletlerin düzenini bozmanız muhtemel. Bisiklet yollarına da hakim olmanız lazım, biz (ki Amsterdam’da değil, çok daha sakin olan Leiden’de bisiklet kiraladık) bisiklet yoluna ters yönden girdik ve sistemi çökerttik. Ayrıca Hollanda insanı küçük yaştan itibaren yağmur çamur demeden bisiklet kullanmaya alıştığı için çok hızlı ve kıvrak kullanıyor, aynı kıvraklıkta kullanmadığınızda da bir kaosa sebep olabiliyorsunuz. Benden söylemesi, bisiklet işi, alışkın değilseniz, ilk anda zor geliyor ve keyiften çok stres oluyor. Ama diyelim ki bisikletlisiniz, bisikletle metroya da binebiliyorsunuz. Metroya inen merdivenlerin kenarında, bisiklet tekerleğinin sığacağı genişlikte rampalar var ve insanlar bisikletini oradan indirip, metronun bisikletlere ayrılan vagonuna binip, aynı rampalardan geri yukarı çıkarıyor. Ben böyle bir şeyi ilk defa gördüm. Ne kadar basit ve hayatı kolaylaştıran bir tasarım, çok takdir ettim.
Konaklamayla ilgili olarak; metro ve tramvayla ulaşım çok kolay olduğu için şehir merkezinde otel bulmak için uğraşmaya bence gerek yok. Biz ilk gittiğimizde iyi bir promosyonla Moevenpick Hotel Amsterdam City Center’da kalmıştık. Dam Meydanı’na yürüme mesafesinde, merkezde kabul edilen bir oteldi. Fiyat/performans oranı da iyiydi. Ancak oteli her yerden görmemize rağmen, epeyce yürümemiz gerekiyordu. İkinci gidişimizde Amstel’de Hotel Casa 400’de kaldık. Merkezde olmamasına rağmen, metronun Amstel durağına çok yakın olduğu için ulaşımımız daha kolay oldu. Üstelik otelin fiyat/performans oranı bayağı iyiydi, tavsiye ederiz.
Turistik Yerler
• Vondelpark
1865’ten kalma koskocaman bir park. Yılda 10 milyon ziyaretçisi var. Adını Hollandalı şair ve yazar Joost van den Vondel’den almış. İçinde göl, açık hava tiyatrosu ve birkaç kafe var. Ben büyük parklara oldum olası bayılırım. Adamlar parklarını 1,5 yüzyıl koruyabiliyorlar, helal olsun.

• Red Light District
Amsterdam deyince ilk akla gelenlerden biri de Red Light District. Seks işçiliğinin ve canlı tiyatro gibi “seks odaklı işyerlerinin” yasal olduğu, turistlerin mutlaka bir koşu gezdiği bölge. Kırmızı ışıkla aydınlatılan vitrinin arkasında kızlar kendilerini sergiliyor ve müşterisiyle anlaşırsa perdeyi çekiyor. İçerisi belli ki bir yataktan ibaret oda. Bir de mor ışıklı vitrinler var. Red Light District’in Türkiye’deki “muadil”lerinde, hele akşam vakti, elinizi kollunuzu sallaya sallaya gezebileceğinizi zannetmiyorum. Biz yılbaşı tatilinde gittiğimizde, bazı sokaklarına kalabalıktan girilmiyordu. Canlı seks tiyatrosu Casa Rosso da burada.

• Heineken Experience
Heineken bira fabrikasının müzeleştirilmiş hali. Oldukça eğlenceli gösterileri olduğu söyleniyor; örneğin bir arpa tanesinin bira olma sürecini, sanki arpaymışsınız gibi 4 boyutlu izlediğiniz (sallandığınız, üzerinize su ve köpük fışkırtıldığı, sıcak hava basıldığı) bir gösteri varmış. Biz fırsat yaratıp gidemedik, ancak görülmesi tavsiye edilen bir yer.
• Anne Frank House
1940’da Almanya Hollanda’yı istila ettiğinde 100.000’den fazla Hollandalı Yahudi toplama kamplarına gönderilmiş. Bunların 60.000’den fazlası Amsterdam’da yaşıyormuş. Anne Frank bunlardan biri. 1933’te Naziler Almanya’da güçlenince, Alman vatandaşı olan Anne Frank ve ailesi Amsterdam’a göçmüş. 1940’ta Almanlar Hollanda’yı işgal edince Amsterdam’da mahsur kalmışlar. 1941’de Alman vatandaşlığını kaybetmiş ve “vatansız” kalmışlar. 1942’den itibaren, babasının işyerinde, bir kütüphanenin arkasında gizli bir odada tam 2 sene saklanmışlar. Anne Frank günlüğünde bu 2 seneyi anlatmış. Ne yazık ki 2 senenin sonunda ihbar edilmiş ve toplama kamplarına gönderilmişler. 1945’te Anne Frank ve kardeşi toplama kampında, büyük ihtimalle tifüsten, hayatını kaybetmiş. Aileden tek kişi hayatta kalmış (Otto Frank) ve savaş bitince günlüğü bulup 1947’de bastırmış.
Anne Frank ve ailesinden 4 kişinin saklandığı, müzeye çevrilmiş olan evi ziyaret edebilirsiniz. Kapısında epey sıra vardı.
Meydanlar
• Leidseplein
Tarihi tiyatro binası (neo-Rönesans döneme aitmiş) ve kafelerle çevrili, güzel ve turistlerin bol olduğu bir meydan. Gece ışıl ışıl hali de pek hoş. Mekanların genelde turistik olması sebebiyle pahalı olduğu ve biraz yürüyüşle çok daha güzel mekanlara gidilebileceği söylense de, turist olarak biz de meydanda bol vakit geçirdik.

• Dam Square
Şehrin merkezinde, merkez istasyona (Centraal Station) 750 metre mesafede, güzel ve ünlü meydan. Bir tarafında Amsterdam Kraliyet Sarayı (Koninklijk Paleis te Amsterdam) ve Yeni Klise (Nieuwe Kerk), ortasında da İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenler anısına dikilen Ulusal Anıt var. İkinci Dünya Savaşı sonunda, 7 Mayıs 1945’te Almanya teslimiyet belgesini imzaladıktan 2 gün sonra; Hollandalılar Dam Meydanı’nda sevinç gösterileri eşliğinde Kanadalı askerleri karşılamak için meydanda toplanmışlar. Büyük ihtimalle sarhoş olan bir grup Alman askeri, bu manzara üzerine bir binanın çatısından meydandaki kalabalığı taramış. 30’un üzerinde insan hayatını kaybederken, 120 kişi de yaralanmış. Dam Meydanı’nın böyle bir olayı da varmış. Yılbaşında gittiğimizde (kalabalık anlamında) Taksim Meydanı’ndan farkı yoktu.


• Rembrandtplein
Rembrandt 1639-1656 yılları arasında, bu meydana yakın bir evde yaşamış. Meydanda adamcağızın bir de heykeli var. Elbette turistik bar, eğlence kulübü ve kafeler de mevcut.
• Museumplein
Ünlü müzelerin bulunduğu meydan.
Müzeler
• Rijksmuseum
1200-2000 yıllarına ait 1 milyona yakın eserin sergilendiği Hollanda ulusal müzesi 1885’de kurulmuş. Yılda 2,5 milyona yakın ziyaretçisi var. Jacob van Ruysdael, Frans Hals, Johannes Vermeer, Jan Steen ve Rembrandt (“The Nigth Watch”) ile öğrencilerinin eserleri burada sergileniyor. Hollanda’nın en büyük sanat tarihi kütüphanesi de burada. Sanatseverlerin kaçırmaması gereken bir müze. Trip Advisor, Amsterdam’da yapılması gereken ilk şeyin bu müzeyi ziyaret etmek olduğunu söylüyor (aynı Trip Advisor “coffee house”ları Amsterdam’da yapılacak en iyi aktivitelerde 62. sıraya koymuş, artık siz bilirsiniz).
• Van Gogh Museum
Empresyonizmin öncülerinden kabul edilen Vincent van Gogh Hollandalı ve bir sure Amsterdam’da yaşamış. Yağlı boya resim yapmaya 20’li yaşlarının sonunda başlamış. Kulağını kesmesi ve akıl hastalığıyla bilinen ressam; 2100’den fazla eser üretmiş, ancak hayattayken (o da ölümünden birkaç ay önce) bunlardan yalnızca birini satabilmiş. 37 yaşında, kaldığı akıl hastanesinde intihar etmiş. Bu müze, Van Gogh resim ve çizimlerinin sergilendiği en büyük müze. “The Potato Eaters” ve “Sunflowers” burada sergileniyor. Lou Reed’in Modern Dance şarkısına konu olmuş müze.
• Stedelijk Museum
Modern sanat müzesi. Vincent van Gogh, Wassily Kandinsky, Henri Matisse, Ernst Ludwig Kirchner, Marc Chagall, Jackson Pollock, Karel Appel, Andy Warhol, Willem de Kooning, Marlene Dumas, Lucio Fontana ve Gilbert & George’a ait eserler sergileniyor.
Leiden
Leiden, Amsterdam’a 40 km (trenle 40 dakika), Lahey’e 20 km uzaklıkta, şirin mi şirin, minik, sakin, huzurlu bir Hollanda şehri. 121 binlik nüfusu var, o da yazın öğrenciler memleketine dönünce iyice azalıyor. Hollanda’nın en eski üniversitesi olan Leiden University (Universiteit Leiden – 1575’te Prens William tarafından kurulmuş), şehre öğrenci kenti havası vermiş. Ancak evler ve lüks arabalardan “emekliliğimi sakin ve huzurlu bir yerde yaşayım” diyen epeyce Hollandalının burada yaşadığı anlaşılıyor.


Leiden University, Avrupa’nın önemli ve saygın üniversitelerinden biri, Albert Einstein (ve başka Nobel’li ünlü bilim adamları) burada ders vermiş (kanalın kenarında Einstein Restaurant var, adını buradan almış olsa gerek).
3 Ekim’de İspanyol işgalinden kurtuluşunun anısına (ki Leiden İspanyol işgaline karşı kahramanca bir savunma ile tarihe geçmiş) festival düzenleniyormuş.
Leiden’in ortasından Old Rhine geçiyor, iki tarafında 2-3 katlı şirin evler, kocaman ağaçlar ve renk renk çiçeklerle, huzurlu ve cıvıl cıvıl bir manzarası var. Amsterdam’ın kalabalığı, kaosu burada yok. Yarım gününüzü Leiden’e ayırırsanız, zaten minik olan şehri bisikletle gezebilir, kanalda tur yapabilir, yel değirmenlerini görebilirsiniz.


Yeme İçme
• Café de Klos
Şimdi size bu uzun yazının en randımanlı tavsiyesini veriyorum. Bence kesinlikle ıskalamayın. Café de Klos et sever bir insanı bir hayli mutlu edecek bir yer. Lamb shoulder –kuzu kol (gelen porsiyon 2 kişiyi doyurur) ve spare ribs – domuz kaburga (düşünün ki bunu normalde domuz yemeyen arkadaşımız tavsiye etti) beni benden aldı. İyice acıkıp gitmekte fayda var. Üstelik esaslı porsiyonlara göre, fiyatları da makul. Biz ilk günden burayı keşfedince, ertesi gün bir daha geldik. Bir de şöyle güzel uygulamaları var. Kalabalık ve sıra beklenen bir restoran olmasına rağmen, adamlar sizi ayakta sıraya dizmek yerine, karşıdaki bara (Genootschap der Geneugten) yönlendiriyorlar, sıranız gelince de gelip çağırıyorlar. Burası da ahşap dekorasyonlu, küçük, gayet hoş bir bar.
• Lombardo’s
Bu da bu yazının en randımanlı ikinci tavsiyesidir. “Wagyu burger” benim bugüne kadar yediğim en iyi hamburgerler listesinde ilk 3’e rahatlıkla girer. Aynı anda ancak birkaç kişinin oturabileceği minik bir mekan, biz hamburgerimizi elimize alıp bankta yemiştik. Adamlar bu kadar ünlüyken, dükkanı genişletelim, hemen şube açalım, paranın dibine vuralım demiyor. Belki de bu şekilde daha iyi kazanıyorlardır, bilemiyorum.
• Winkel 43
Amsterdam’ın entel ve nezih semti kabul edilen Jordaan’da, elmalı turtasıyla ünlü kafe. Kremalısından bir tepsi yiyebilirim.
• Café de Hoek
Kahvaltı yapabileceğiniz güzel ve butik bir kafe.
Bunlar da, orada yaşayan ve bize son derece randımanlı tavsiyeler veren arkadaşımızın gitmeye fırsat bulamadığımız önerileri: Bier Tuin (hamburger), Butcher (hamburger), Screaming Beans (kahve), Bier Fabriek (tavuk ve bira) ve Canvas (gece kulübü).