İzlenimler
İnsanın kendini küçük, önemsiz ve bir o kadar da özgür hissettiği bir metropol New York. Devasa gökdelenler, cetvelle çizilmiş gibi düzgün caddeler, geniş kaldırımlar, beton yığınlarının arasında bir anda karşınıza çıkan muhteşem parklar, etrafta koşuşturan insanlar, öylece duran evsizler… Hayat belli ki hızlı akıyor. Kalabalık, değişik değişik bir dünya insan, herkes kendine konsantre, kimse birbirine dönüp bakmıyor.
Amerikalıların farklı bir tarzı var. Hani yolda düşüp bayılsan kimse dönüp bakmaz. Bu, bayılmadığın zamanlarda, aslında güzel bir şey. Kimse senin milliyetinle, giyiminle, ne olduğun ya da olmadığınla ilgilenmiyor. Yani Avrupalıların tepeden bakışı burada yok. Zaten tepeden bakacak homojen bir topluluk yok (her ne kadar esas “New Yorker”ların diğer herkese tepeden baktığı söylense de). Özgürlük hissi burada yatıyor. Diğer taraftan da, ilk bakışta sıcak görünebilen, ama son derece sığ bir muhabbet var. Örneğin herhangi bir barda, kafede ya da parkta oturduğunuzda, etrafınızdaki insanlar size kahkaha efektli Amerikan dizilerindeki esprilerden yapabiliyor. Espri tarzı farklı olduğundan, bu tip “şakalı laf atmalara” bön bön bakmamak için birkaç standart cevap çalışın da gidin. En kötü “yeeaaah” falan deyin.
İngilizcem normalde fena değildir. KPDS vs puanlarım iyiydi. Ama gelin görün ki, kendime güvenerek gittiğim ilk ABD seyahatimin hemen başında, daha uçaktayken moralim bozulmakla kalmadı, tükendi. Hostes bana ne içmek istediğimi sordu, votka istedim. Cümle bile kurmadım, sadece “vodka” dedim (keşke “Smirnoff” deseydim). US Airways’in annemden yaşça büyük, kısa boylu, kilolu, hafif kambur ve bezmiş hostes teyzesi beni anlamadı. Epeyce tekrar ettim, kendimce aksan bile yaptım, şişeyi de gösterdim; bana “sen ne biçim bir varlıksın” der gibi baktı. Votkayla ilgili makale yaz dese yazarım, ama bir kadeh votka isteyemiyorum! Golgi cisimciği olsa neyse, votka yahu votka! Artık çıktık bir yola, hostese bir votkayı bile anlatamayacaksam, yazık değil mi babamın koleje verdiği bir ton paraya diye son bir defa daha yüklendim; bana su verdi, iyi mi! En sonunda koltuğumda büzüşüp minicik kalmışken suyumu içecektim ki, yanımdaki Amerikalı adam bunalmış olsa gerek, “vodka” dedi (ama vallahi benim gibi dedi). Hostes teyze “nihayet” der gibi bir hareket yapıp votkamı verdi. Hepimiz ne güzel rahatlayacaktık ki, bu sefer döndü, “8 dollars” dedi (fiyatı yanlış hatırlıyor olabilirim, üzerinden çok geçti). Bu defa da ben bön bön baktım, çünkü içkileri ikram sanıyordum (o anda insanların niye uçakta pek bir şey içmek istemedikleri konusunda taşlar yerine oturdu). Çantamı yukarıdan almak için 2 kişiyi kaldırmam lazımdı, daha fazla dikkat çekmenin de alemi yoktu yani. Ben büzüştüğüm koltuğumda iyice içime kaçıp “my purse…” diye sayıklarken, Amerikalı adam aynı döngüye tekrar girmeyelim diye, yine imdadıma yetişti ve ödedi. Bu ıstırap da nihayet bitti (ben de tabi çantamı alınca adama parasını verdim). Demem o ki, anlaşılmama durumu moralinizi bozabilir.
Aynı şekilde yemek siparişi vermek de zor. Kahvaltı menüsüne bakıyorsunuz, nizami omleti seçiyorsunuz. Önceki tecrübelerinize dayanarak, ne olur ne olmaz, burada da bir anlaşma sorunu olmasın diye parmağınızla menü üzerinden gösteriyorsunuz. Ama omlet nizami değil ki! Yumurta öyle mi olsun, böyle mi olsun? Yanındaki patates şöyle mi pişsin, böyle mi pişsin? Ekmek ondan mı olsun, bundan mı olsun? Ben ki, evimin karşısındaki Subway’de sipariş verirken bile bazen kitleniyorum, bu kadar soru bana fazla geldi. Benden öncekinin verdiği siparişe “aynısından” dedim geçtim, en nihayetinde omlet!
New York’a ilk gidişimi anlatmaya devam edeyim (o zaman küçüktüm; sonra bir kez daha, bu sefer kalabalık gittik). Uçaktan indim, Brooklyn’de oturan arkadaşımın evine taksiyle gidiyorum. Ama o kadar uyanık, kül yutmaz bir turistim ki; baştan taksiciyle pazarlık yapayım da, yabancı olduğumu anlayınca gece gece yolu uzatmasın dedim. Sonuçta Türk’üm. Adamla pazarlık yapıyorum, adam fiyatı indirmiyor, “but no tip” diyor. Diyorum ki ne bahşişi, sen benimle dalga mı geçiyorsun? Önce anlamlı bir sonuca varmayan bir diyalog oldu. Sonra adam baktı ki bende umut yok, cehaletimi olgunlukla karşılayıp istediğim fiyata indi, bahşişten de vazgeçti. Eve varınca nasıl kül yutmadığımı gururla arkadaşıma anlattım. Meğer takside de bahşiş bırakılıyormuş, hem de en az %15, ortalama %20.
Bahşiş ABD’nin hizmet sektöründe çok önemli. Örneğin bir restoranda bahşiş bırakmadan kalktınız, garson arkanızdan gelip “bunu hak edecek ne yaptım?” diye sorabiliyormuş. Çünkü garsonların geliri bahşişten ibaretmiş, çoğunlukla ayrı ücretleri olmuyormuş. Avrupalı turistleri de pek sevmezlermiş; çünkü Türkiye’de ortalama bahşiş kavramı %10 iken, Avrupa’daki bahşiş ortalaması Türkiye’de bırakmaya utanacağınız bozukluklar kadar.
Fiyat konusuyla ilgili son bir hatırlatmam daha var. Etiketlerde gördüğünüz fiyatlara çoğunlukla satış vergisi dahil değil. Satış vergisi (sales tax) eyaletten eyalete değişiyor ve New York eyaletinde %8.875.
Konaklama ve şehir içi ulaşım
New York’da oteller pahalı. Örneğin 1 hafta kalmayı düşünenler için, otel yerine ev kiralama tavsiye ediliyor. Ev kiralama konusunda “airbnb.com” yaygın kullanılan bir siteymiş. Ancak biz 3 gün için ev kiralama işini öğrenmeye uğraşmadık.
Otelimizi de önceden ayarlamadık, çünkü 2 haftalık ABD gezimizde nerede kaç gün kalacağımız konusunda kendimizi bağlamak istemedik. Ama zannetmeyin ki otele fahiş fiyatlar verdik. Otelleri hep “hotwire.com” sitesinin “Secret Hot Rate Hotels” kısmından, en erken önceki günden ayarladık. Bu uygulamada, otel aradığınız bölgeyi seçiyorsunuz; sistem size o bölgedeki otelleri yıldız sayısı, özellikleri, dengi otellerin adı ve fiyat teklifiyle birlikte, otellerin adı gizli kalacak şekilde sıralıyor. Seçtiğiniz otelin adını ancak ödeme yaptıktan sonra görebiliyorsunuz. Bu fiyat teklifleri anlık bile değişebiliyor, örneğin o anda aynı oteli inceleyenler varsa artabiliyor. Son dakika teklifleri çok avantajlı olabiliyor. Dezavantajı, iptal imkanı yok. Biz bu şekilde, The Manhattan At Times Square Hotel’de yarı fiyatına (merkezin epey uzağındaki bir otelin normal rezervasyon fiyatına) kaldık, çok da güzel oldu. New York’a Türkiye uçuşu için geri döndüğümüz gece de aynı usule güvendik; randımanlı bir teklif olmadığı zaten belliydi, Brooklyn’in Ostim’inde uyduruk ama temiz bir otelde kaldık. Şans.
Ulaşıma gelince, ABD’de çoğunlukla arabanız yoksa markete bile gidemezsiniz. Ama New York elbette öyle değil. Muhteşem bir metro ağı var, herhangi bir yerden herhangi bir yere metroyla gidebilirsiniz. Metro sadece biraz pis kokuyor ve rayların arasında farelerin gezdiği bile oluyormuş. Evsizler özellikle kışın trenlerde ısınıp uyuyor. Pis ama güvensiz değil.
Memleketimin alışkanlığıdır, arabasız yapamam derseniz; elbette araba kiralayabilirsiniz, ama park yeri bulmakta çok zorluk çekersiniz ve araba size ayak bağı olur. Park yerleri de hem dolu, hem de saat kuralları var. Buraya şimdi park edebiliyor muyum diye anlayıncaya kadar geçip gidiyorsunuz (New York şoförleri, trafiği sebebiyle bizim İstanbul şoförleri gibi üne sahip). Trafik son derece kurallı. Örneğin kavşaklarda bulunduğunuz şeridin kuralı neyse ona uymak zorundasınız; orta şeritte kaldıysanız, yanımdakinin üzerine kırıp yol alayım da döneyim diyemezsiniz. Hatta insan gibi sinyalle yol isteyim, yol veren olunca döneyim bile diyemezsiniz, orta şerit düz devam eder. Dörtlü flaşörün gücü orada yok; dörtlüleri yaktım, yolun ortasında duruvermek en doğal hakkım diyemezsiniz. “Dur” levhasını gördüğünüz zaman, tenha bir ara sokakta yol boşken bile durmak zorundasınız. Yoksa trafik polisi hemen ensenizde. Polis durdurduğunda da, eller direksiyonun üzerinde, arabanın içinde beklemeniz lazım. Dizilerde izlediklerimiz boşa değil, Amerikan polisiyle şaka olmaz.
Aslında insan trafiğe ilk başta hayran kalıyor. Sinyal verme, şeridine sığma, şeridin hızına uygun gitme gibi konuların gereksiz kabul edildiği Türk tipi trafik sisteminden çıkınca, bu kadar katı kurallı bir trafik insanda hayranlık uyandırıyor. Alışana kadar zaman zaman insanda direksiyonu kırma isteği de uyandırmıyor değil, ama olsun. Birbirinden farklı kültürdeki bir dünya insanın düzen içinde yaşamasını istiyorsanız, kurallar iyidir (bunun bir diğer başarı örneği Dubai’dir).
Eğer yine de araba kiralamayı düşünüyorsanız, kurallarını baştan sorun. Arabayı kullanacak tüm şoförlerin kaydedilmesi, deponun dolu ve arabanın temiz bırakılması gibi kurallar, cezasıyla birlikte uygulanıyor.
Turistik Yerler
Gelelim New York City’nin gezilesi görülesi yerlerine. New York 5 bölgeden oluşuyor: Manhattan, Brooklyn, Queens, Bronx, Staten Island. Son üçünü görmenize pek gerek yok. Bir harita edindiğinizde Manhattan’ı gezmenin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz. Çünkü Manhattan kuzey güney yönünde birbirine paralel caddelerden ve bunları doğu batı yönünde dik kesen sokaklardan oluşuyor. Her yere metroyla gidebileceğiniz için, metrodaki “upper-lower” “east-west” yönlerine dikkat ettiğiniz sürece çok rahat gezersiniz.
• Times Square
New York Times 1904 yılında buraya taşınınca, meydanın adı Times Square olmuş. Gündüzü de güzel, ama gecesi ışıl ışıl. İnternette yıllık aydınlatma maliyetinin bazı Afrika ülkelerinin gayrı safi milli hasılasının yüzde bilmem kaçı olduğuna dair doğruluğu belli olmayan bilgi ya da hurafeler var. Broadway müzikallerinin indirimli biletleri, buradaki kırmızı merdivenin altındaki TKTS gişelerinde satılıyor. Her türlü etkileyici.

• Manhattan Silüeti
o Empire State Building ya da Rockefeller Center
Manhattan siluetini öncelikle Manhattan’ın içinden izleyebilirsiniz. Bunun için Empire State Building ya da Rockefeller Center binalarının tepesindeki gözlem alanlarına çıkabilirsiniz. Biz zamanımız kısıtlı olduğu için (çünkü sıra beklemeniz gerekebiliyor) sadece Rockefeller Center (30 Rock) binasının 70. katındaki Top of the Rock kısmınaki gözlem alanına çıktık ve 360 derecelik şahane manzarayı izledik. Benim rastladığım yorumlarda, seçim yapılacaksa çoğunlukla Rockefeller Center tavsiye edilmiş. Rockefeller Center’ın ayrıca filmlerde hep gördüğümüz, kışın bahçesinde buz pisti olan, hoş bir girişi var.

o Brooklyn Bridge
Manhattan siluetini ikinci olarak Manhattan’dan yürüyerek uzaklaşırken izleyebilirsiniz. Bunun için Brooklyn Bridge yaya yolunda yürümeniz kesinlikle tavsiyedir. Hem köprü estetik, hem manzara muhteşem. Stay (Gitme) filmini izledi ve beğendiyseniz, yürüyüşünüz daha da etkileyici gelecektir. Güneşin batışını denklerseniz pek hoş olur.

o Manhattan – Staten Island Feribotu
Manhattan siluetini bir de denizden uzaklaşıp yakınlaşarak izleyebilirsiniz ki, bunun tadı da başkadır. Manhattan-Staten Island feribotu 25 dakikalık seferiyle size muhteşem bir manzara sunar. Bu feribot seferleri ücretsizdir. Özgürlük Heykeli ve Özgürlük Adası, uzaktan da olsa, manzaranıza dahildir. Dönüşünüzü yine güneşin batışına denk getirirseniz çok romantik olur.

• Statue of Liberty
ABD’nin simgesi olan Statue of Liberty (Özgürlük Heykeli), Liberty Island (Özgürlük Adası) üzerindedir. Buraya turistik turlarla ulaşılabildiği gibi, Manhattan – Staten Island feribotu ile heykeli uzaktan görmek de mümkündür (aşağıdaki fotoğraf feribottan epey zoom yapılarak çekilmiştir). Heykelin filmlerde 360 dereceden gördüğümüz heybetini beklediğimden, heykeli daha büyük hayal etmiştim. Heykelin kendisi 46 metre, kaidesiyle birlikte 93 metre yüksekliğindeymiş (devasa gökdelenlerden çıkınca, insan Game of Thrones’daki Bravoos’un girişindeki gibi bir heykel bekliyor). Heykel Eiffel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel tarafından inşa edilmiş ve ABD’nin bağımsızlığının 100. yılında Fransızlar tarafından hediye edilmiş. Kadın figür Roma mitolojisinde özgürlük tanrıçasıymış. Bir elindeki “tabula ansata” hitabesi üzerinde Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nin tarihi (4 Temmuz 1776) yazılıymış. Taçtaki 7 sivri uç, 7 kıtayı ve 7 denizi simgeliyormuş. Heykelin resmi adı da “Liberty Enlightening the World” (Dünyayı Aydınlatan Özgürlük) imiş. Heykel bakırdan yapılmış, ancak zamanla oksitlenerek yeşil rengini almış.

• Central Park
Bir park düşünün; 4 km uzunluğunda, 800 metre genişliğinde (tam bir dikdörtgen şeklinde). İçinde hiç rezidans, AVM, kışla yok; hem de Monaco ve Vatican City’den büyük bir yüzölçümüne sahip olmasına rağmen! Ta 1857 yılında açılmış, zamanla genişletilmiş. İçinde göl, hayvanat bahçesi, çeşmeler (Friends dizisinin başlangıç fragmanındaki çeşme gibi), heykeller, havuzlar gibi film ve dizilerden tanıdık gelebilecek çeşitli enstantaneler var. Hepsini yürüyerek bir göreyim demeyin, çok yorulur ve zaman kaybedersiniz. Kendiniz kiraladığınız bisikletle gezebilirsiniz, ya da içeride arkasında çift kişilik koltuk bulunan bisiklet-taksilerle sizi gezdirebilirler. Parkın bir kenarı, ünlü 5th Avenue (5. Cadde). Aşağıdaki fotoğraf Top Of the Rock gözlem alanından çekilmiştir.

• Broadway Müzikali
Zamanınız kısıtlıysa bence yapacağınız ilk iş, sizin için en uygun müzikale bilet almak olsun, sonra üzülürsünüz. Biz 3 günlük New York gezimizde Phantom of the Opera’yı izledik ve hayran kaldık. İkinci bir müzikale de heves ettik ama zaman kalmadı. Bazı müzikallerin indirimli biletleri Times Meydanı’ndaki kırmızı merdivenin altındaki gişede (Theatre Development Fund – TKTS gişesi) satılıyor. Kesinlikle dünya gözüyle bir Broadway müzikalini görün. Normalde müzikal sevmeseniz bile, canlı bir sahnede efektlerin nasıl bu kadar etkileyici kullanılabileceğini görmek için, görselliği için, mutlaka gidin.
• The Metropolitan Museum of Art (The Met)
Dünyanın en büyük, en ünlü ve en çok ziyaret edilen müzelerinden biri. Kalıcı koleksiyonlar 17 ayrı bölümde sergileniyor. Kaba tabiriyle, Antik Mısır’dan modern sanata, tüm zamanların tüm akımlarını barındırıyor. Ayrıca müzikal enstrümanlar, kostümler, silahlar, zırhlar gibi koleksiyonlar da mevcut. Mutlaka ilginizi çekecek ve zaman ayırmanız gerecektir. Tavsiye edilen giriş ücreti 25 USD olmakla birlikte, “gönlünüzden ne koparsa” usulü var. Ödemeniz ne olursa olsun, size minik bir “M” rozeti veriyorlar.

• Museum of Modern Art (MoMA)
Dünyanın en ünlü modern sanat müzelerinden biri MoMA. İçinde tavandan sarkan halata bağlanmış sandalye de var, Paint’te ekranı dümdüz boyayıp tuvale bastırmışsın gibi duran bir dolu tablo da var; Nilüferler (Monet), Belleğin Azmi (Dali), Yıldızlı Gece (Van Gogh) de var. İnsan düşünmeden edemiyor, onlar sanatsa bunlar ne, bunlar modernse onlar ne? Ya da benim sanat anlayışım ancak bu kadarına yetiyor.

• Brooklyn
New York’a ilk gittiğimde Brooklyn’de arkadaşımın evinde kalmıştım. Bayağı karlı ve soğuk bir kıştı. 3-4 katlı, bitişik evleriyle karlar içinde sempatik bir mahalle görünümündeki Brooklyn’i çok sevmiştim. Arkadaşım beni şimdi hatırlayamadığım bazı mahalle barlarına da götürmüştü, çok hoşuma gitmişti. İkinci gidişimde ekibimize ısrarcı oldum, buraya kadar gelmişken Brooklyn’i görün diye. Türkiye’ye döneceğimiz gece Brooklyn’nin rulman sanayisi görünümde bir yerinden otel ayarladık. Ekibimiz beni kınadı ve New York’ta geçirdiğimiz 3 günde buraya uğramadığımızın isabet olduğunu düşündü.
Brooklyn, film ve dizilerde fakirlerin ve zencilerin yaşadığı yer diye küçümsenen bir bölge (How I Met Your Mother dizinde Robin’in evinin olduğu yer). Oysa ki Brooklyn Heights diye zengin muhiti de varmış, azınlıkların kendi içinde kümelendiği (bazılarına hakikaten gidilmemesi tavsiye edilen) birçok bölgesi de varmış, Yahudi mahallesi de epey büyükmüş. Benim ilk geldiğimde kaldığım apartman bayağı ot kokuyordu, gece eve dönerken tedirgin olduğumuzu hatırlıyorum, ama yine de sevmiştim.
• Little Italy
Biz gidemedik, ama buradaki İtalyan restoranlarının çok iyi olduğuna dair yorumlar var.
• 11 Eylül Anıtı
Yıkılan ikiz kulelerin yerinde yapılmış anıt. Biz gittiğimizde kapalıydı.
• Financial District
Wall Street, New York Stock Exchange binası ve ünlü boğa heykeli burada.
• Love Heykeli
- cadde ile 54. sokağın kesişimindeki “pop art” heykeli. Hoş bir fotoğrafınız olur.
Yeme İçme
Bifteği ana yurdunda yemek için çok hevesli gittik. Çok pahalı restoranlara gitmedik, doğruya doğru. Ama ortalama yerlerde yediğimiz biftekler Türkiye’deki muadillerinden daha lezzetli değildi. Söylenene göre, (biraz vahşice olacak ama beni kınamayın) hayvanlar elektroşokla öldürüldüğü ve kanı akıtılmadan kesildiği için etin tadı farklı ve bizim damak tadımıza göre ağır oluyormuş. Evet, vahşice oldu.
Bu arada restoranlarda hemen su isteyip istemediğinizi soruyorlar ve musluk suyu getiriyorlar (ücretsiz), şaşırmayın. Kızılırmak vizyonu New York’ta yokmuş, suyu gönül rahatlığıyla içebilirsiniz. Kahvaltıda da kahve sınırsız. Kahve demişken, bir diğer şaşırdığım nokta da Starbucks’ın kahvesinin kalitesi vasatın altı kabul ediliyor.
Bunlar bizim Yelp yorumları aracılığıyla bulduğumuz ve memnun kaldığımız yerler.
• Katz’s Delicatessen
Kırmızı eti seviyorsanız, iyice acıkmışken koşarak gitmeniz ve “pastrami” yemeniz gereken şarküteri. Bence bu yazının en randımanlı tavsiyesi budur, benden söylemesi. 1888’den bu güne kalmışlarsa bir bildikleri var.
• Ippudo
Japon raven (erişte çorbası) restoran zinciri. Zannetmeyin ki sadece çorba var, menüsü çok zengin ve lezzetli. Başlangıç olarak domuz etli “Hirata Buns” yediğimi ve beğendiğimi hatırlıyorum. Hepimiz yediklerimizden memnun kalmıştık ama isimlerini hatırlamıyorum. Mekan güzel ve kalabalık, rezervasyon gerekiyor.
• Iridium Jazz Club
Sade, abartısız ve müziğin şahane olduğu caz bar. Wikipedia birçok ünlü caz albümünün Iridium’daki canlı performans esnasında kaydedildiğini söylüyor. Les Paul (efsane gitaristmiş) 1994-2009 arasında her hafta burada çalmış. Türkiye’de genelde mekan abartılı, canlı müzik vasat, insanlar daha çok diğer insanlarla ilgili olur. Iridium’da masa örtüsü çuhadan, müzik çok iyi ve insanlar müzikle ilgili. Bu da randımanlı bir tavsiyedir.
• Fat Cat
Salaş, müzik yine şahane; bu defa caz dinlerken pinpon ya da bilardo oynayabileceğiniz bir mekan. Fiyatlar uygun.
• Groove
R&B, funk ve soul müziği canlı dinleyebileceğiniz, dans edebileceğiniz, eğlenceli ve güzel bir mekan.
• Mc Gee’s Pub
How I Met Your Mother dizisinin çekildiği pub diye gittik. Meğer dizideki MacLaren’s Pub seti buradan esinlenerek tasarlanmış. Normal bir pub, özellikle gitmeye bence gerek yok. Bir de yemeklere dizideki esprilerden isim vermişler, ne gerek var.